DÂBBETܒl-ARZ


cilt: 08; sayfa: 394


دابّة الأرض


Kıyamet alâmetlerinden biri olarak kabul edilen yaratık.


Arapça’da “yavaş ve sessizce yürümek; nüfuz ve sirayet etmek” mânalarına gelen debb veya debîb kökünden sıfat olan dâbbe “yeryüzünde yürüyen her tür canlı” ve özellikle “binek hayvanı” anlamlarında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’in on dört âyetinde tekil, dört âyetinde de çoğul şekliyle (devâb) yer alan kelime (bk. M. F. Abdülbâkī, MuǾcem, “dbb” md.), bazan sadece yeryüzünde yürüyen, bazan hem yerde hem gökte bulunan, bazan da yer belirtmeksizin mutlak olarak hareket eden bütün canlılar mânasına gelir. Bunlardan Sebe’ sûresinde geçen dâbbetü’larz (34/14) Hz. Süleyman’ın asâsını yiyen “ağaç kurdu” anlamındadır.


Yahudi ve hıristiyan teolojisinde İslâm’ın dâbbetü’l-arz telakkisine benzeyen bir yaratıktan beast, dragon, leviathan ve rahabi gibi farklı adlarla söz edilmektedir (Eyub, 9/3, 26/12; Mezmurlar, 89/10; İşaya, 30/7; 51/9-10). Kozmogonik bir mit olarak kabul edildiği anlaşılan ve ejderha şeklinde tasvir edilen bir canavardan Ahd-i Atîk’in çeşitli yerlerinde söz edilmekte, bu garip yaratığın dünyanın başlangıcında Rab Yahve tarafından öldürülmek veya bağlı tutulmak suretiyle bertaraf edildiği ve sonunda Rabb’e boyun eğmek zorunda kaldığı anlatılmakta, ancak bu canavarın dünyanın sonuna doğru tekrar yeryüzüne döneceği belirtilmektedir (Eyub, 3/8; Mezmurlar, 74/13-14, 89/10-11; İşaya, 27/1, 30/7; 51/9-10; Habakkuk, 3/8). Ahd-i Cedîd’de ise kendisinden genellikle şeytanla özdeşleştirilerek söz edilen bu canavar ve taraftarlarının Tanrı’ya karşı sürdürdükleri amansız mücadelenin onların yenilgisiyle bittiği anlatılmaktadır (Vahiy, 12/13; 13/11-18; 16/13-14; 20/2-3, 7, 10). Tanrı ile mücadele ederek yenilen, ancak dünyanın sonuna doğru tekrar zuhuru beklenen bu canavar-yaratık düşüncesinin Bâbil kültürüne dayandığı öne sürülmüştür. Bu anlayışın zamanla şeytan figürüyle birleştirilerek Hıristiyanlığın “antichrist” (deccâl) telakkisine temel oluşturduğu da kaydedilmektedir.


Bazı müsteşrikler, müslümanlardaki dâbbetü’l-arz inancında hıristiyanların “beast” telakkisinin etkisi bulunduğunu iddia etmişlerdir (Bell, s. 202). Ancak konuyu daha objektif kriterlerle inceleyen Batılı yazarlar, her iki dinin söz konusu telakkilerinden birinde “Tanrı’nın mutlak mânada yanında ve emrinde olma”, diğerinde ise “Tanrı’ya ve emirlerine sürekli karşı olup O’nunla mücadele etme” gibi temelde birbiriyle çelişen bir fark bulunduğuna dikkat ederek her iki teolojinin bu konudaki telakkilerinde bir etkileşimden söz edilemeyeceğini belirtmişlerdir (Sweetman, II, 214).


Kur’an’da kıyametin yaklaştığını ifade eden âyetlerle (meselâ bk. el-Ahzâb 33/63; eş-Şûrâ 42/17; el-Kamer 54/1) bu dehşetli olayın alâmetlerine genel olarak işaret eden beyanların yer alması (meselâ bk. el-En‘âm 6/158; Muhammed 47/18), müslümanlar arasında yakın bir gelecekte kıyamet alâmetlerinin zuhur edeceği inancını doğurmuş, konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den nakledilen açıklamalar da bu inancı pekiştirmiştir. Birçok hadis kaynağında başlı başına bir bölüm oluşturan, müstakil eserlere de konu teşkil eden “eşrât-ı sâat” (kıyamet alâmetleri) büyük ve küçük, fiilen vâki olanlar ve kıyamete çok yakın bir zamanda gerçekleşecek olanlar şeklinde çeşitli taksimlere tâbi tutularak incelenegelmiştir. İslâm akaid ve kelâm kaynaklarında kıyamet alâmetleri sayılırken dâbbetü’l-arzın çıkışına da ayrı bir başlık altında yer verilmiş ve bu husus, kıyamete çok yakın bir zamanda gerçekleşecek olağan üstü olaylar arasında sayılmıştır. Dâbbe kelimesinin İslâmî literatürde kabul edilen söz konusu eskatolojik anlamına en uygun kullanımı Kur’ân-ı Kerîm’in sadece, lâyık oldukları azabın gerçekleşme zamanı gelince onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da bu varlık insanların âyetlerimize gerçekten inanmadıklarını kendilerine söyler” (en-Neml 27/82) meâlindeki âyette yer almıştır.


Müslim’in el-CâmiǾu’ś-śaĥîĥ’i ile Ebû Dâvûd’un es-Sünen’inde dâbbetü’l-arz konusuyla ilgili rivayetlerde bu varlığın özelliklerinden söz edilmeden sadece ortaya çıkışının bir kıyamet alâmeti olduğu haber verilir (Müslim, “Îmân”, 249, “Fiten”, 39, 118, 129; Ebû Dâvûd, “Melâĥim”, 12). Tirmizî’nin el-CâmiǾu’ś-śaĥîĥ’i (“Fiten”, 21; “Tefsîr”, 27) ve İbn Mâce’nin es-Sünen’inde (“Fiten”, 31) Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste, dâbbetü’l-arzın Hz. Süleyman’ın mührü ile Mûsâ’nın asâsına sahip olacağı ve asâ ile müminin yüzünü parlatırken mühürle kâfirin burnunu damgalayacağı ifade edilir. Buhârî’nin el-CâmiǾu’ś-śaĥîĥ’i ve Nesâî’nin es-Sünen’inde ise konu ile ilgili herhangi bir rivayet tesbit edilememiştir.


Kelâm literatüründe dâbbetü’l-arz konusu, ilgili âyetlerle hadislerin ışığı altında sadece bir kıyamet alâmeti olarak ele alınmış, Ehl-i sünnet’in sem‘iyyât* alanına giren konularda yorum ve tahminlerden kaçınma esası bu hususta da benimsenerek Kur’an’ın dehşetli bir hadise şeklinde takdim ettiği kıyametin kopmasına, bundan önce vuku bulacak bazı fevkalâde olaylara, bunlardan biri olarak da dâbbenin çıkışına inanmanın gerekli olduğu belirtilmiştir. Dâbbetü’l-arzın şekli, çıkışı ve özellikleri hususunda Kütüb-i Sitte dışındaki kaynaklarda yer alan ve bazı tefsirlere de intikal etmiş olan, ancak sened ve metin açısından tenkit edilebilen İsrâiliyat türünden rivayetler, eşrât-ı sâat konusunda geniş bir literatür oluşturmuştur. Bu ayrıntılı rivayetlere göre, olağan üstü özellikler taşıyan dâbbetü’l-arzın 60 arşın boyundaki vücudu tamamen kıllarla kaplı olup sakallı, boynuzlu, iki kanatlı, öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, aslan yeleli, kaplan renkli ve koç kuyrukludur. Bir kuşluk vakti elinde Hz. Süleyman’ın mührü ve Mûsâ’nın asâsı olduğu halde Mekke’de (bazı rivayetlerde Ecyâd, Safâ tepesi, Tihâme vadisi, Ebû Kubeys dağı veya Lût kavmine ait Sodom şehrinde) bir yağız at hızıyla ortaya çıkacak (bazı rivayetlerde çıkışı üç gün sürecek veya üç günde vücudunun ancak üçte biri zuhur edebilecek); başı bulutlara değen, boynuzları arasında 1 fersahlık mesafe bulunan bu garip yaratık, inananlarla inanmayanların birbirinden kolayca ayırt edilebilmesi için elindeki asâsıyla müminlerin yüzünü parlatacak, mührü ile de kâfirlerin burnunu damgalayacak, onları zelil ve perişan edecektir.


Bazı müfessirler, ilgili âyette (en-Neml 27/82) geçen lafızların etimolojik ve semantik özellikleriyle söz konusu ayrıntılı rivayetlerin ortak unsurlarını dikkate alıp âhir zamanda bir kıyamet alâmeti olarak zuhur edecek bu canlının bilinen bütün canlılardan farklı bir yapıya sahip bulunacağını ileri sürmüşler, söz konusu âyette konuşma özelliğine işaret edilmesinden ötürü onun bir insan, diğer rivayetlerde sakallı oluşunun belirtilmesinden dolayı da erkek olarak düşünülmesi gerektiği yolunda yorumlar yapmışlardır. Bu arada, Ehl-i sünnet’e ters düşen düşünce ve beyanları sebebiyle Sünnî âlimlerin ağır tenkitlerine hedef olduğu bilinen Şiî muhaddis Câbir el-Cu‘fî’ye (ö. 128/746) ait iddiaya göre dâbbetü’l-arz Hz. Ali’dir (Zehebî, I, 384; krş. Seffârînî, II, 147). Ancak bu görüşün rec‘at* fikriyle bağlantılı olduğu kabul edilmiştir. Aynı rivayetlerde yer alan mühür ve asâ motiflerinin hâkimiyet, idare ve saltanatı simgelemesinden hareketle dâbbetü’l-arzın, hârikulâde bir maddî ve mânevî saltanatın sahibi olarak sırf adalet ve hayır faaliyetlerinde bulunacak önemli bir şahsiyet olması gerektiği düşünülmüştür (Elmalılı, V, 3703). Dâbbetü’l-arzın, âhir zamanda artması beklenen ve mânevî özellikleri itibariyle hayvan gibi olan, hatta onlardan aşağı seviyede bulunan şerîr insanları simgelemesi de muhtemeldir. Ana hadis kaynaklarının deccâl ile ilgili rivayetleri arasında yer alan Fâtıma bint Kays tarikli Temîm ed-Dârî kıssasında sözü edilen, vücudu kıllarla kaplı hayvanın dâbbetü’l-arz olduğu da ileri sürülmüştür (Sarıtoprak, s. 93; ayrıca bk. DECCÂL).

Dâbbetü’l-arz âyetinde geçen “tükellimühüm” (onlara söyler) fiilinden hareketle dâbbetü’l-arzın hangi dille konuşacağı bile tartışılmıştır (Sülemî, s. 313-318; Şa‘rânî, II, 147). Ancak bu fiilin “yaralamak” anlamına da gelebileceğini ve ilgili âyetin buna göre değerlendirilmesi gerektiğini savunanlar da olmuştur (İbn Kesîr, VI, 220-224; Şevkânî, IV, 146-147).


Kur’ân-ı Kerîm’de dâbbetü’l-arzla ilgili tek kayıt olan Neml sûresinin 82. âyetinden önceki altı âyette, hidayet ve rahmet vesilesi olan Kur’an’ın İsrâiloğulları’nın ihtilâf edegeldikleri konuların pek çoğunu vuzuha kavuşturduğu, fakat onun tebliğcisi olan Hz. Muhammed’in, gerçeğe tamamen sırt çevirmiş, mânevî anlamda kör, sağır ve ölü durumundaki kişilere çağrısını işittiremeyeceği ifade edilmektedir. Bu ifadelerin hemen ardından da söz konusu inkârcıların lâyık oldukları ilâhî hükmün (kavl) gerçekleşme zamanı gelince yerden bir dâbbenin çıkarılacağı haber verilmektedir. Taberî bu âyette geçen “kavl” kelimesinin “ilâhî azap” anlamında olduğunu kaydeder (CâmiǾu’l-beyân, XX, 9). Neml sûresindeki bu âyetlerin birbirine bağlı olarak incelenmesinden anlaşılacağı üzere dâbbenin ortaya çıkışı, dinî gerçeklere karşı direnişlerin ileri boyutlara vardığı dönemlerde olacaktır. Bazı âlimlerin kanaatlerine göre dâbbenin zuhuru daha çok “emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker” görevinin ihmal edildiği zamanlarda ve sadece bir defa değil, üç defa vuku bulacaktır (a.g.e., XX, 10). Dâbbe konusu ilgili âyet ve ondan önceki âyetlerin çizdiği çerçeve dahilinde düşünüldüğü takdirde bu kavramın yeryüzündeki bütün insanları kapsamayan, belli olumsuz şartların ortaya çıkması halinde sadece belirli yerlerde vuku bulan veya vuku bulacak olan sosyal bir sarsıntıyı sembolize ettiği düşünülebilir. Bu sarsıntının, başka bir deyişle ilâhî azabın mahiyeti ve ayrıntıları hakkında Kur’an’da herhangi bir beyan yoktur. Konuyla ilgili hadislere gelince, hiçbiri mütevâtir* olmayan bu hadislerin ilgili âyetten farklı olarak içerdikleri açıklamalar kesin bilgi değil sadece zan ifade eder. Haber-i vâhid denilen bu çeşit rivayetlerin akaid alanında delil olamayacağı kelâm ilminin bir ilkesi olarak benimsenmiş ve bu tür açıklamaların bağlayıcı olmadığı kabul edilmiştir. Çeşitli kıyamet alâmetleri hakkındaki hadisleri rivayet eden Buhârî’nin el-CâmiǾu’ś-śaĥîĥ’inde dâbbetü’l-arzla ilgili herhangi bir kaydın bulunmaması, Kütüb-i Sitte’deki diğer rivayetlerin de ayrıntı vermemesi dikkat çekicidir. Bu durumda, Tirmizî’nin el-CâmiǾu’ś-śaĥîĥ’i ile İbn Mâce’nin es-Sünen’inde Ebû Hüreyre’den rivayet edilen hadisin verdiği kısa bilgi, dâbbetü’l-arz âyetinin “...insanların âyetlerimize gerçekten inanmadıklarını kendilerine söyler” meâlindeki son kısmının maddîleştirilmiş veya sembolize edilmiş bir açıklaması görünümündedir. Çoğu eşrât-ı sâat kitaplarında geçen konuyla ilgili ayrıntılı bilgileri özetleyen Fahreddin er-Râzî kendi kanaatini şu cümlelerle bitirmektedir: “Şunu bilmelisin ki Kur’an’da bu hususların hiçbiri hakkında herhangi bir delil mevcut değildir. Eğer Hz. Peygamber’den sahih bir haber gelmişse kabul edilir, değilse hiçbir açıklama dikkate alınmaz” (Mefâtîĥu’l-ġayb, XXIV, 218).


BİBLİYOGRAFYA:


Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “dbb” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “dbb” md.; Lisânü’l-ǾArab, “dbb” md.; Kāmûs Tercemesi, “dbb” md.; M. F. Abdülbâkī, MuǾcem, “dbb” md.; Mustafavî, et-Taĥķīķ, “dbb” md.; S. B. Parker, “Dragon”, Harper’s Bible Dictionary, USA 1985, s. 226; T. H. Gaster, “Cosmogony”, IDB, s. 708; a.mlf., “Rahab”, a.e., s. 6; a.mlf., “Leviathan”, a.e., s. 116; Müsned, II, 164, 201, 295, 324, 337, 372, 402, 446, 491, 511; IV, 6-7; V, 268, 357; Müslim, “Îmân”, 249, “Fiten”, 39, 118, 129; İbn Mâce, “Fiten”, 31; Ebû Dâvûd, “Melâĥim”, 12; Tirmizî, “Fiten”, 21, “Tefsîr”, 27; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XX, 9-12; Halîmî, el-Minhâc, I, 426-427; Serahsî, Eşrâtü’s-sâǾa, Bibliotheque Nationale, nr. 1800, vr. 452b; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXIV, 217-218; Sülemî, Ǿİķdü’d-dürer fî aħbâri’l-muntažar (nşr. Abdülfettâh M. el-Hulv), Kahire 1400/1979, s. 313-318; Hüseyin b. Ebü’l-İz el-Hemedânî, el-Ferîd fî iǾrâbi’l-Ķurǿâni’l-mecîd, Kahire, ts., III, 696-697; Zehebî, Mîzânü’l-iǾtidâl, I, 384; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, VI, 220-224; a.mlf., en-Nihâye (nşr. M. Ahmed Abdülazîz), Beyrut 1408/1988, I, 208-214; Teftâzânî, Şerĥu’l-ǾAkāǿid, s. 67; Ali b. Ebü’l-İz, Şerĥu’l-ǾAķīdeti’ŧ-Ŧahâviyye (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1987, II, 757-758; Demîrî, Ĥayâtü’l-ĥayevân, I, 277; Şa‘rânî, el-Yevâķīt, Kahire 1959, II, 147; Berzencî, el-İşâǾa li-eşrâŧi’s-sâǾa, Beyrut, ts. (Dârü’l-Kütübi’l-ilmiyye), s. 174-178; Seffârînî, LevâmiǾu’l-envâri’l-behiyye, Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İslâmî), II, 143-149; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, IV, 146-147; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XX, 21-25; Sıddık Hasan Han, el-İźâǾa, Kahire 1379/1979, s. 173; Elmalılı, Hak Dini, V, 3701-3704; R. Bell, The Origin of Islam, London 1926, s. 202; J. W. Sweetman, Islam and Christian Theology, London 1947, II, 214; Said Nursî, Şualar, İstanbul 1958, s. 497; Seyyid Kutub, Fî Žilâli’l-Ķurǿân, Beyrut 1985, V, 2667; Hasan Hanefî, Mine’l-Ǿaķīde ile’ŝ-ŝevre, Beyrut 1988, IV, 481-484; Zeki Sarıtoprak, İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccal, İstanbul 1992, s. 53, 93; “Dâbbe”, İA, III, 445-446; Hell., “Erda”, İA, IV, 288; A. Abel, “Dābba”, EI² (İng.), II, 71; W. Bousset, “Antichrist”, ERE, I, 578.



cilt: 08; sayfa: 394